top of page

1
KADININ EŞİTLİĞİ VE HAK SAHİPLİĞİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME
Av. Saadet Kartı
"Eril düzenin gücü, herhangi bir gerekçelendirmeye
ihtiyaç duymamasında görülür: Erkek merkezli (androentrik)
bakış açısı kendisini “tarafsız/nötr” olarak dayatır ve kendini
meşrulaştırmayı amaçlayan söylemler üretmeye gerek duymaz.
Toplumsal düzen, üzerine inşa edildiği eril tahakkümü tescil etmeye
yarayan devasa bir sembolik makine gibi işler..."1
I. GİRİŞ
Hukukun Ontolojisi, Varsayılan Süje Safsatası ve Dilbilimsel Yapıbozum
Toplumsal yaşamda eşitlik ve hak sahipliği, hukukun dışında var olan soyut bir temenni, iyi niyetli bir beklenti veya salt ahlaki bir arzu değildir; aksine, bizzat hukukun kurucu iradesiyle belirlenen, otorite tarafından dağıtılan ve sınırları kesin çizgilerle çizilen somut bir "statü"dür. Hukuk, yalnızca uyulması gereken kuralları barındıran cansız bir metinler yığını olmanın çok ötesindedir; o, toplumsal ontolojinin nihai belirleyicisi ve meşruiyetin tek kaynağıdır. Hukuk neyi "var", "tam" ve "meşru" kabul ederse, o şey toplumsal gerçeklikte vücut bulur ve iktidar alanına yerleşir; neyi eksik isimlendirir, tanımlamaktan imtina eder veya kapsam dışı bırakırsa, o şey doğrudan doğruya ikincilliğe ve maduniyete mahkûm edilir. İnsanlık tarihi boyunca, antik çağlardan günümüze kadar yasa metinlerinin inşasında, hukukun "varsayılan asıl süjesi" (default özne) ve tam hak ehliyetine sahip yegâne kişi, istisnasız ve doğrudan doğruya "erkek" olarak kurgulanmıştır.
Bu ontolojik kurgu ve tarihsel gerçeklik karşısında, feminist teoride sıklıkla düşülen en büyük kavramsal ve metodolojik yanılgı, eşitsizliğin temel ve birincil faili olarak "dil"i ve dilsel pratikleri görmektir. Oysa hukukun bu mutlak hakikat tekelini inşa ederken başvurduğu dil, bizatihi birincil bir neden (causa prima) veya kendiliğinden ortaya çıkmış bağımsız bir fail değildir. Aksine dil; yasadaki bu "varsayılan erkek
1 "La force de l'ordre masculin se voit au fait qu'il se passe de justification : la vision androcentrique s'impose comme neutre et n'a pas besoin de s'énoncer dans des discours visant à la légitimer . L'ordre social fonctionne comme une immense machine symbolique tendant à ratifier la domination masculine sur laquelle il est fondé..." Bourdieu, P., La Domination Masculine, pp. 14-15, Édition Augmentée d'une Préface, Paris: Éditions du Seuil, 2016.
2
süje" kabulünün kaçınılmaz bir sonucu, onun ete kemiğe büründüğü zorunlu bir aracıdır. Başka bir deyişle dil, asıl fail konumunda değil; gerçeği sınıflandıran, toplumsal hiyerarşileri kuran ve kimin "evrensel fail" (universal agent) olduğunu her an pekiştiren ikincil bir politik aygıt olarak işlev görür. Dilin böylesine eril bir hegemonya kurması, yasal süjenin baştan itibaren erkeğe sabitlenmesinin doğrudan bir meyvesidir. Hukuken erkeğin "default" (varsayılan) olarak esas hak süjesi sayılması ve kamusal alanın tek meşru aktörü olarak kabul edilmesi birincil nedendir; eril ve tahakkümcü hukuk dili ise, bu ontolojik kabulün nesilden nesle aktarılmasını sağlayan sadece bir taşıyıcıdır.
Modern hukuk sistemleri, kendi içlerindeki bu derin ve tarihsel ontolojik asimetriyi gizlemek, kendilerini evrensel ve tarafsız göstermek adına, biçimsel bir eşitlik kurgusu yaratırlar. Mantık biliminde geçerli bir akıl yürütme (tümdengelim), öncüllerin evrenselliğine ve kavramların tarafsızlığına dayanır. Ancak hukuk, örtük bir mantıksal kıyasa (syllogism) dayanarak evrensellik iddiasında bulunurken, aslında kendi kurduğu kavramsal çerçeveyi yine kendi çıkarları doğrultusunda manipüle eder. Bu zımni kıyas şöyledir: Büyük Öncül: Hukuk, bütün insanları eşit ve tam hak öznesi kabul eder. Küçük Öncül: Kadın bir insandır. Sonuç: O halde kadın, hukuk önünde eşit ve tam bir hak öznesidir. Görünüşte kusursuz işleyen bu tümdengelimsel akıl yürütme, hukukun tarihsel genetiği incelendiğinde çöker; zira bu kıyasın büyük öncülündeki "insan" (universal subject / evrensel özne) kavramı, ontolojik ve tarihsel olarak "erkek"tir. Evrensel insanlık tasavvuru, aslında erkeğin kendi suretinden yarattığı bir hukuk kurgusudur.
Bu noktada, dilbilimsel yapıbozumun ve feminist linguistik teorinin en önemli isimlerinden Dale Spender'ın Man Made Language (Erkek Yapısı Dil) adlı eserinde kanıtladığı male-as-norm (erkek-norm) tezi, hukuki gerçekliğin linguistik düzlemdeki en net izdüşümüdür. Spender'ın ve diğer feminist dilbilimcilerin ortaya koyduğu üzere, dil dünyamızı sınırlar ve gerçekliği nasıl algılayacağımızı belirleyen kuralları koyar. Ataerkil yapıda kurallar, dünyayı "artı-erkek" [+male] ve "eksi-erkek" [-male] olmak üzere iki ontolojik ve semantik kategoriye ayırır. Dilbilimci Geoffrey Leech'in İngilizce için geliştirdiği semantik kategorizasyonda eril ve dişil kavramları ayırmak için doğrudan "artı-erkek" ve "eksi-erkek" tanımlamalarını kullanması, bu durumun bilimsel ve dilsel olarak ne kadar içselleştirildiğinin bir kanıtıdır.
3
Bu formülizasyon ve male-as-norm tezi uyarınca, [+male] (artı-erkek) kategorisi insan türünün işaretlenmemiş (unmarked), "varsayılan" (default) ve asıl sürümüdür. Artı-erkek; tamdır, rasyoneldir, asildir ve hakların doğal, birincil sahibidir. Buna karşılık kadın, bağımsız bir tür veya kendi başına var olan bir özne (Sui Iuris) değil, [-male] (eksi-erkek) olarak tanımlanır. Eksi-erkek olmak, kadının "erkek özellikleri taşımayan", ondan sapan, eksik olan bir varlık olarak ikincilleştirilmesi demektir. Kadın, ancak erkeğin yokluğu, eksikliği veya erkeğe olan referansıyla var olabilen bir "sapma" olarak kodlanmıştır. Hukuk ve dildeki "insan" tanımı aslında erkektir; kadın ise bu evrensel normun dışında kalan ve ispat külfeti gerektiren işaretlenmiş (marked) formdur.
Julia Stanley'nin geliştirdiği "negatif semantik alan" (negative semantic space) teorisi, eksi-erkek [-male] kurgusunun dildeki ve dolayısıyla hukuktaki yıkıcı etkilerini daha da derinleştirir. Stanley'e göre, dilin sözcük dağarcığı eşitsiz bir şekilde bölünmüştür ve kadınlara ayrılan alan daima ikincil veya değer düşürücüdür. İnsanlığın varoluşsal semantik alanı zaten erkekler tarafından işgal edildiği için, kadınlar için pozitif bir semantik alan mevcut değildir. Kadınlar, geleneksel olarak [+male] normuna tahsis edilmiş kamusal veya profesyonel alanlara ("doktor", "avukat", "yazar") girdiklerinde, o kavramın anlamsal uzayına doğrudan ve asil bir üye olarak dâhil olamazlar. Bunun yerine, normdan bir "sapma" olduklarını belirten bir ek veya yama almak zorunda bırakılırlar; "kadın yazar", "bayan doktor" gibi tamlamalarla negatif semantik alana itilirler. Ne yaparlarsa yapsınlar, her zaman eksi-erkek (-male) olarak damgalanırlar ve başarıları hiçbir zaman asıl normun saygınlığına ulaşamaz; çünkü dilde ve hukukta onların bu konumu "gerçek bir aidiyet" olarak kurgulanmamıştır. Bu, kadının hiçbir zaman tek başına ve otonom bir özne olarak kabul görmemesinin, daima erkeğin referansına ihtiyaç duyan bir "eklenti" olmasının linguistik ispatıdır.
Dolayısıyla, kadına verilen her hak veya tanınan her imtiyaz, onun kendi insan doğasından (Ius Naturae) gelen mutlak bir hakkın teslimi olarak değil, "+erkek"ten ona transfer edilen, bahşedilen bir "lütuf" gibi kurgulanır. Eril iktidarın dili, kadını asil bir hak sahibi yapmaz; sadece ona belirli konularda merhamet gösteren bir lütuf makamı olarak kendini yeniden konumlandırır.
Ancak Spender'ın ve dilbilimcilerin bu tezini felsefi ve hukuki olarak doğru yere oturtmak elzemdir: Dil, kendi kendine karar verip dünyayı erkek-merkezli
4
yapmamıştır. Mülkiyeti inşa eden, devleti kuran ve yasayı yazan yegâne hukuki failin tarihsel süreçte erkek olması, dili ve yasaları, kadını ancak erkeğin yokluğu (-male) üzerinden tanımlayan bir araca dönüştürmüştür. Kadın kendi başına tam bir hak öznesi olmaktan ziyade, hukukun ve dilin gözünde ancak erkeğe referansla, erkeğin mülkiyet zincirine bağlı olarak var olabilen bir "eklenti" (yama) konumundadır. "İnsan" kelimesi hukuken erkeği temsil ettiği için, "kadın hakları" denildiğinde bile sistem dışı bırakılan bir eklentiden, bir anormallikten bahsedildiği zımnen itiraf edilmektedir.
Bu metnin temel yöntemi ve amacı; hukukun kurucu dilini salt dilbilimsel bir şikâyet konusu yapmaktan çıkarıp, yasaların antik çağlardan beri erkeği nasıl "varsayılan yasal süje" (default özne) kabul ettiğini ve bunun sonucunda kurucu dilin nasıl mecburen eril bir karaktere büründüğünü mantık biliminin sebep-sonuç ve çürütme metotlarını kullanarak ortaya koymaktır. Devam eden bölümlerde, Antik Roma Hukukunun Sui Iuris (asli özne) ve Alieni Iuris (başkasına tabi türev özne) ayrımlarından başlayarak, Türk Medeni Kanunu'na uzanan bu ontolojik kurgu incelenmiştir. Ardından, hukuktaki bu asli özne kurgusunun doğrudan bir neticesi olarak modern hukuka sirayet eden "hak verme" ve "lütuf" dilini (manumissio) yapı söküme uğratacak; kadınların hak sahipliğini, egemenin bir lütfu olmaktan çıkarıp Doğal Hukuk (Ius Naturae) perspektifinden, ontolojik bir zorunluluk olarak yeniden temellendireceğiz. Hukuki sistemin ve dilin iç içe geçmiş bu tahakküm sarmalı çözülmeden, biçimsel yasalarla vazedilen eşitlik ideali her zaman bir illüzyon olarak kalmaya mahkûmdur.
II. MÜLKİYETİN EVRİMİ, ARTI-ÜRÜN VE ANAERKİLLİĞİN YIKILIŞI
A. Toplumsal Ontolojinin Maddi Temelleri: Ubi Societas Ibi Ius
Hukuk felsefesi ve dogmatiği bağlamında incelendiğinde, yasa metinlerindeki ontolojik asimetri ve erkeğin "varsayılan asli süje" (default özne) olarak kurgulanması, kanun koyucuların salt soyut veya keyfi bir cinsiyetçi tercihi olarak değerlendirilemez. Hukuk, insanlıktan, toplumdan ve maddi üretim ilişkilerinden bağımsız, normatif bir boşlukta varlık kazanmaz. İtalyan kamu hukukçusu Santi Romano’nun "Ubi societas ibi ius" (Nerede toplum varsa, orada hukuk vardır) ilkesinde kendini gösteren bu gerçeklik, hukukun toplumun ekonomik ve sosyolojik
5
koşullarının doğrudan bir izdüşümü olduğunu kanıtlar. Fransız sosyolog Émile Durkheim’ın tespitiyle; hukuk, toplumsal dayanışmanın ve maddi üretim biçimlerinin "görünür sembolüdür" (le symbole visible de la solidarité sociale).
Dolayısıyla, antik çağlardan itibaren hukukun dilinin eril bir nitelik taşıması ve kadının Alieni Iuris (başkasının hukukuna tabi) konumuna indirgenmesi, o dönemin üretim biçimlerine, mülkiyetin korunması refleksine ve hayatta kalma mücadelelerine dayalı tarihsel bir zorunluluğun neticesidir. Hukukta erkeğin yegâne tam hak süjesi olarak konumlandırılmasının rasyonel ve materyalist temelini analiz etmek için, avcı-toplayıcı düzenden yerleşik tarım düzenine geçiş aşamasının sosyolojik parametrelerini kazımak ve ailenin tarihsel evrimini mülkiyet ekseninde incelemek elzemdir.
B. Neolitik Tarım Devrimi, Artı-Ürün (Surplus) ve Mülkiyetin Eril İnhisarı
Erken uygarlık evrelerinde insanlık; Morgan ve Engels'in verileriyle ortaya koyduğu üzere, klan temelli grup evliliği veya tarafların iradesiyle her an çözülebilen, mülkiyet birikimi ve hukuk baskısından uzak eşleşmeli aile (pairing family) formları halinde yaşamaktaydı. Grup evliliğinin en belirgin ve sarsılmaz özelliği şudur: Bir çocuğun babasının kim olduğu asla kesin olarak bilinemez, ancak annesinin kim olduğu kesindir. Dolayısıyla, grup evliliğinin var olduğu tüm ilkel toplumlarda soy yalnızca anne tarafından, yani dişil çizgi (female lineage) üzerinden izlenmiştir. Bachofen'in "Anaerkil Hukuk" (Maternal Law) olarak adlandırdığı bu sistemde, kadınlar toplumun ve ortak ev idaresinin tartışmasız yöneticileridir; kadınların saygınlığı son derece yüksektir.
Ancak insanlık tarihi, V. Gordon Childe'ın "Neolitik Tarım Devrimi" olarak adlandırdığı süreçle birlikte radikal bir iktisadi kırılma yaşamıştır. Hayvanların evcilleştirilmesi, sürülerin oluşturulması ve tarımsal üretimin gelişmesiyle birlikte insanlık ilk kez günlük tüketim ihtiyacının ötesinde bir "artı-ürün" (surplus) elde etmiştir. Artı-ürünün ortaya çıkması, mülkiyetin biriktirilebilir ve kalıcı bir değere dönüşmesini sağlamıştır.
Dönemin doğal işbölümü dinamikleri gereği, besin sağlama, avlanma ve temel üretim araçlarını üretme/kullanma görevi erkeğe ait olduğundan; yeni zenginlik
6
araçlarının (evcilleştirilmiş sürülerin, madenlerin, tarım arazilerinin ve daha sonra kölelerin) mülkiyeti fiilen erkeğin tasarrufunda birikmiştir. Eski yabanıllık çağında erkeğin silahları ve aletleri sadece anlık yaşamı idame ettirirken, artık evcilleştirilmiş sürüler ve genişleyen tarım arazileri, devasa bir zenginlik kaynağı haline gelmişti. Kadının ev-içi (komünal) emeği, erkeğin bu devasa iktisadi üretimi ve artı-değeri karşısında bir anda ikincil konuma düşmüştür. Mülkiyetin erkek egemenliğinde toplanması, devletsiz toplumların yapısında ve aile içi güç dengelerinde geri dönülemez bir asimetri yaratmıştır.
C. Miras ve "Anaerkil Hukukun" Tarihsel Çöküşü
Erkeğin elinde devasa boyutlara ulaşan bu mülkiyet birikimi, mevcut "Anaerkil Hukuk" (Maternal Law) sistemiyle ölümcül bir çatışmaya girmiştir. Serveti artan erkekler, bu maddi birikimi kendi biyolojik çocuklarına aktarma saikiyle hareket etmişlerdir. Ancak anaerkil hukukun ve grup evliliğinden arta kalan soybağı sisteminin yürürlükte olduğu bir düzende, erkeğin biriktirdiği mülkiyet kendi çocuklarına geçememektedir. Çünkü çocuklar babalarının değil, annelerinin klanına (gens) aittir. Bir erkek öldüğünde, sahip olduğu sürüler ve servet kendi biyolojik çocuklarına değil; anaerkil soy bağı gereği kendi kız kardeşlerine, erkek kardeşlerine veya annesinin kız kardeşlerinin çocuklarına (yani kendi anasoylu klanına) kalmak zorundaydı; kendi öz çocukları ise mirasından tamamen mahrum bırakılıyordu.
Bu "veraset krizi", yeni mülkiyet düzeni ile eski soy düzeni arasındaki diyalektik çelişkinin zirvesiydi. Erkeğin, mirasını doğrudan kendi çocuklarına bırakabilmesi için eski anaerkil veraset hukukunun ve soy kurgusunun mutlak surette yıkılması şarttı. Ve yıkıldı. Engels'in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı eserindeki o meşhur ve sarsıcı tespitiyle ifade edilecek olursa:
"Der Umsturz des Mutterrechts war die weltgeschichtliche Niederlage des weiblichen Geschlechts" (Anaerkil hukukun yıkılışı, kadın cinsinin dünya tarihsel yenilgisiydi).
Bu devrim, insanlık tarihinin en radikal mülkiyet darbesidir. Evin içindeki yönetim de erkeğin eline geçmiş; kadın onurundan yoksun bırakılmış, köleleştirilmiş,
7
erkeğin şehvetinin bir aracı ve meşru varisler doğuracak salt bir çocuk doğurma makinesine (machine for the generation of children) indirgenmiştir. Hukukun, kadını hak öznesi olmaktan çıkarıp mülkiyetin bir uzantısı ve erkeğin nesnesi haline getirmesi, felsefi bir kötülükten ziyade bu iktisadi evrimin ve mülkiyet gaspının yasallaşma sürecidir. Kadının Alieni Iuris (başkasının hukukuna tabi) olarak konumlandırılması, bu devasa ekonomik yenilginin dogmatik mühürüdür.
D. Monogaminin İktisadi Kökeni
Erkeğin mülkiyetini kendi çocuklarına bırakabilmesi için öncelikle o çocukların "kesin olarak" kendisine ait olduğundan (paternitasyon) emin olması gerekiyordu. Babalığın mutlak olarak kesinleştirilmesi ihtiyacı, modern anlamdaki tek eşli aileyi (monogami) tarih sahnesine çıkarmıştır. Monogami (tek eşlilik), popüler kültürün veya idealist felsefenin iddia ettiği gibi, bireysel cinsel aşkın (sex-love), romantizmin veya ahlaki bir aydınlanmanın meyvesi olarak doğmamıştır. Engels'in altını kalın çizgilerle çizdiği üzere; tek eşlilik, doğal veya ahlaki koşullar üzerine değil, tamamen ekonomik koşullar üzerine kurulan ilk aile biçimidir ve ilkel komünizme karşı özel mülkiyetin zaferini temsil eder.
Bu bağlamda monogami, karşılıklı bir sadakat kurumu değil, yalnızca kadınlar için zorunlu kılınan, kadının üreme kapasitesinin mülkiyetin intikali adına denetim altına alınmasıdır. Erkeğin meşru çocuklara sahip olma amacına hizmet ettiği için kadının sadakati ölüm kalım meselesi haline getirilmiş, zina şiddetle cezalandırılmıştır; ancak erkek için çok eşlilik, hetaerism (cariyelerle/fahişelerle ilişki) ve köle kadınların kullanımı daima fiili bir hak olarak varlığını sürdürmüştür. Antik Yunan'da ve Roma'da monogaminin tek amacı, erkeğin mülkiyetine varis olacak meşru çocuklar üretmekti; erkeğin cinsel ve sosyal özgürlüğü ise sınırsızdı. Engels ve Marx'ın 1846 tarihli el yazmalarında belirttikleri üzere: "Tarihte ortaya çıkan ilk işbölümü, çocuk doğurma eyleminde erkek ve kadın arasındaki işbölümüdür" ve sınıf antagonizmasının (çatışmasının) ilki, monogamide erkeğin kadın üzerindeki baskısıyla başlar. Monogami, bir cinsiyetin diğerini mülkiyet kaygısıyla boyunduruk altına alması, sivil toplumun ilk hücresel sınıf savaşıdır.
8
E. Patriyarkal Aile Korporasyonu ve 'Familia'nın Etimolojik Gerçeği
Mülkiyetin babadan oğula geçişini garantileyen bu yeni düzen, Antik Çağ'ın korporatif ve katı Patria Potestas (baba hâkimiyeti) sistemini yaratmıştır. Modern insanın sevgi ve şefkat temelinde anladığı "aile" mefhumu, Antik Roma'da bütünüyle ekonomik ve siyasi bir terimdir. Familia kelimesinin etimolojik kökeni Romalıların köleleri için kullandığı famulus (ev kölesi) sözcüğünden gelir ve başlangıçta aileyi değil, bir erkeğe ait olan kölelerin bütününü (mülkiyeti) ifade ederdi. Zamanla bu kavram; karısı, çocukları ve köleleriyle birlikte erkeğin mutlak yaşam ve ölüm hakkına (ius vitae necisque) sahip olduğu despotik bir organizasyonun, adeta bir "küçük devletin" adı olmuştur.
Roma hukukunda, yegâne asli özne ve kendi haklarının maliki (Sui Iuris), yalnızca ailenin bu erkek reisi olan Pater Familias'tır. Kadın, kamusal güç kullanımının, mülkiyetin ve yargı yetkisinin dışında bırakılmış; sadece mülkiyetin meşru varislere intikalini sağlayan bir "vasıta" olarak kurgulanmıştır. Hukuk, dogmatik altyapısını kurarken insanları tarafsız bir zeminde eşitlememiş; tam aksine, bu maddi tahakkümü meşrulaştırmak ve ebedileştirmek için erkeği "artı-değer" (asli özne), kadını ise ancak ona tabi bir "eksi-değer" (Alieni Iuris) olarak sabitlemiştir.
Sonuç olarak; kadının bugün hukuk metinlerinde karşılaştığı soyadı dayatmaları, iddet müddeti gibi kısıtlamalar veya dildeki "eksi-erkek" [-male] kodlamaları, havadan sudan doğmuş kültürel alışkanlıklar değildir. Bunlar; tarım devrimiyle ortaya çıkan artı-ürüne el koyan, anaerkil soy zincirini yıkarak özel mülkiyeti ve devleti kendi inhisarında kuran ve kendi soyunu (agnatio) ebedi kılmak için kadının bedensel/hukuki otonomisine el koyan eril iradenin tarihsel mirasıdır. Kadın, o "dünya tarihsel yenilgiden" bu yana, yasa koyucu erkeğin mülkiyetini taşıyan bir nesneye indirgenmiş; yasaların ve kurucu metinlerin varsayılan süjesinin (default öznesinin) erkek olması, bu devasa maddi gaspın hukuk diliyle rasyonalize edilmesinden ibaret kalmıştır. Eşitlik iddialarının yapı söküme uğratılabilmesi için, hukukun derinliklerindeki bu iktisadi ve tarihsel yenilginin tüm çıplaklığıyla ortaya çıkarılması zorunludur.
9
III. ROMA HUKUKUNDA MÜLKİYETİN VE TAHAKKÜMÜN DOGMATİK İNŞASI: SUI IURIS, ALIENI IURIS VE TUTELA MULIERUM
A. Hukukun Ontolojik Asimetrisi: Sui Iuris ve Alieni Iuris Kategorizasyonu
Modern hukukun kavramsal ve dogmatik temellerini atan Roma hukuku, biçimsel bir eşitlik veya evrensel bir insanlık tasavvuru üzerinden değil; statü, hâkimiyet ve mülkiyetin korunması ekseninde şekillenmiş katı bir normatif sistemdir. Roma hukukunda, bir insanın sırf insan olması ona hukuki bir varlık (şahsiyet) kazandırmaya yetmezdi; zira hukukun muhatabı olmak, devletin (Civitas) belirlediği statülere (status libertatis, status civitatis, status familiae) eksiksiz sahip olmayı gerektirirdi. Kişiler (Personae) hukukundaki en derin ve ontolojik ayrım, doğrudan doğruya mülkiyet ve iktidar ekseninde yapılmıştır. Hukukçu Gaius'un formüle ettiği ve Roma sisteminin belkemiğini oluşturan bu mutlak ayrım şöyledir: "Summa itaque de iure personarum divisio haec est... quaedam personae sui iuris sunt, quaedam alieno iuri subiectae sunt" (Kişiler hukukunun en üst ayrımı şudur... bazı kişiler kendi haklarının efendisidir, bazıları ise bir başkasının hukukuna tabidir).
Bu sistemde, tam hak ehliyetine sahip, yegâne asli özne ve kendi haklarının maliki (Sui Iuris), istisnasız biçimde ailenin erkek reisi olan Paterfamilias'tır. Aile (familia), modern hukukun anladığı şekliyle sevgi ve kan bağına dayalı etik bir birliktelik değil, dışarıya karşı kendini savunan, içeride ise üretimi organize eden ekonomik ve siyasi bir korporasyon, adeta "küçük bir devlet" niteliğindedir. Bu yapının ayakta kalabilmesi, mülkiyetin ve otoritenin parçalanmamasına, tek bir erkeğin mutlak egemenliğinde (Patria Potestas) toplanmasına bağlanmıştır.
Erkek, Paterfamilias sıfatıyla ailenin malları, köleleri ve çocukları üzerinde ölüm-dirim hakkına (ius vitae ac necis) varan mutlak bir tahakküme sahipti. Kadın ise, hukukun bu mimarisinde kamusal iradeden bütünüyle silinmiş, mülkiyetin nesiller arası aktarımında salt bir "vasıtaya" ve erkeğin ontolojik eklentisine indirgenmiştir. Ulpianus, Digesta'da kadının kamusal ve sivil varlıktan dışlanışını şu sarsıcı ifadeler ile izah eder: "Feminae ab omnibus officiis civilibus vel publicis remotae sunt et ideo nec iudices esse possunt nec magistratum gerere nec postulare nec pro alio intervenire nec procuratores existere." (Kadınlar tüm sivil ve kamusal görevlerden uzaklaştırılmıştır; bu nedenle ne hâkim olabilirler ne yöneticilik
10
yapabilirler ne dava açabilirler ne başkası adına müdahil olabilirler ne de vekil olabilirler). Hukukun her alanına sirayet eden bu dışlanma, Papinianus'un da itiraf ettiği gibi, Roma hukukunun pek çok maddesinde kadınların durumunun erkeklerinkinden ontolojik olarak daha kötü olması ("In multis iuris nostri articulis deterior est condicio feminarum quam masculorum")
2 sonucunu doğurmuştur.
B. Soybağının Erilleştirilmesi: Agnatio ve "Mulier Finis Familiae"
Mülkiyetin ve iktidarın erkek soyunda kalmasını garantileyen en önemli hukuki kurgu, Agnatio (Agnasiyon) sistemidir. Roma'da meşru soybağı, modern anlamdaki biyolojik kan bağına (cognatio) değil, tamamen eril cinsiyet (virilis sexus) üzerinden ilerleyen ve yalnızca aynı erkek aile reisinin hâkimiyeti altında bulunmayı esas alan katı bir hukuki bağa dayanırdı. Kadının bu bağın kurucusu olması veya kendi soy zincirini oluşturması ontolojik olarak imkânsız kılınmıştır. Henry Sumner Maine'in "Ancient Law" adlı eserinde belirttiği üzere, kadınların soy zinciri dışında bırakılmasının sebebi, ilkel cemiyetlerin yapısının bozulmasını engellemekti; şayet kadınlar kendi soylarını kurabilseydi, çocuklar iki farklı Patria Potestas'a (baba hâkimiyetine) ve dolayısıyla iki farklı yargı yetkisine tabi olurdu ki, bu da ataerkil korporasyonun sonu demekti.
Bu iktisadi ve siyasi zaruret, dogmatik hukukta kadının varlığını silen şu meşhur kuralı yaratmıştır: "Pater autem familias appellatur, qui in domo dominium habet... Mulier autem familiae suae et caput et finis est" (Evde hâkimiyeti -dominium- elinde bulunduran kişiye Aile Babası denir... Kadın ise, kendi ailesinin hem başı hem de sonudur). Erkeğin egemenliğinin ebediliğine karşın kadının "kendi ailesinin sonu olması", hukukun kadını geleceğe uzanan hakların bir kurucusu değil, mülkiyetin ve varlığın anlık, geçici bir taşıyıcısı olarak gördüğünün en somut normatif ispatıdır. Kadın çocuklarına kendi asaletini ya da aidiyetini veremez; zira meşru evlilikte çocuklar daima babanın mülkiyet zincirini izler (patrem liberi sequuntur).
2 "Hukukumuzun pek çok maddesinde (alanında), kadınların durumu erkeklerinkinden daha kötüdür." Dig. 1.5.9
11
C. Kadının Mülkiyet Nesnesine Dönüşümü: Confarreatio, Coemptio, Usus
Kadının Alieni Iuris (başkasının hukukuna tabi türev özne) statüsündeki köleleşme süreci, evlilik kurumunun Roma hukukundaki inşasıyla en somut halini alır. Antik dönemde kadın evlenirken, kocasıyla eşit bir partner olarak bir sözleşme kurmaz; kocasının (veya onun babasının) mutlak hâkimiyeti (manus) altına girerek, hukuken onun kızı (filiae loco) veya torunu (neptis loco) mevkiine düşerdi. Bu andan itibaren kadının bütün malvarlığı, şahsi hakları ve hukuki özerkliği kesin ve geri dönülemez biçimde kocasının mülkiyetine (Patria Potestas) geçerdi. Kadını erkeğin manus'u (eli/hâkimiyeti) altına sokan Conventio in manum işleminin üç farklı tarihi formu vardır ve bu teknik usullerin tamamı, kadının nasıl bir mülkiyet nesnesi olarak kurgulandığını açıkça ifşa eder.
Birincisi, dini ve katı şekilci bir muamele olan Confarreatio'dur. Baş rahibin (Pontifex Maximus) ve on şahidin huzurunda, "far" adı verilen buğdaydan yapılmış bir çöreğin yenilmesiyle gerçekleştirilen bu ayin, kadının eski ailesinin tanrılarından koparılıp erkeğin tanrılarına ve mutlak egemenliğine dini bir mühürle teslim edilmesini simgelerdi.
İkincisi, bütünüyle hukuki ve ticari bir işlem olan Coemptio'dur. Bu usul, kelimenin tam anlamıyla kadının erkeğe sembolik olarak "satıldığı" hayali bir alım-satım işlemidir (mancipatio). Roma vatandaşlarına has olan mancipatio, beş şahit ve elinde bir terazi tutan libripens (terazidar) huzurunda, tunç bir külçenin teraziye vurulmasıyla gerçekleştirilen bir devir işlemiydi. Tıpkı bir kölenin, bir atın veya bir arazinin satılması gibi, kadın da kocasının mülkiyetine bir res mancipi (mancipatio'ya tabi değerli mal) mantığıyla geçirilmekteydi. Umur'un da vurguladığı gibi, kadının bu ticari işleme tabi tutulması, dönemin mülkiyet kurgusunda erkeğin edindiği "üretim araçları" arasına kadının da dâhil edildiğinin dogmatik bir göstergesidir.
Üçüncüsü ve kadının nesneleştirilmesinin en çarpıcı örneği ise Usus usulüdür. Roma hukukunda usucapio (zamanaşımı ile iktisap), bir malın zilyetliğini belirli bir süre aralıksız elde bulunduran kişinin o malın mülkiyetini kazanmasıdır. Tıpkı sahipsiz bir toprağın veya eşyanın kullanıldıkça mülk edinilmesi gibi, usus ile evlenmede de kadın kocasının evinde bir yıl aralıksız kaldığında, koca kadının üzerindeki hâkimiyeti (manus) "kullanım ve zamanaşımı" yoluyla iktisap ederdi.
12
Kadın, adeta işlenen bir tarla gibi zamanaşımıyla zilyetliğe, ardından da kocasının mülkiyetine (Patria Potestas) geçerdi. XII Levha Kanunları, bu zilyetliği kesmek ve mülkiyetin geçişini engellemek için, kadının yılda üç gece kocasının evinden ayrılmasını (trinoctii usurpatio) şart koşmuştu. Eşya hukukunun zilyetlik ve zamanaşımı kurallarının doğrudan kadının bedenine ve hukuki varlığına uygulanması, erkeğin asli özne, kadının ise bütünüyle bir "mülkiyet aktarım aracı" olduğunun bir başka görünümüdür.
D. Zayıf Halka: Tutela Mulierum (Kadın Vesayeti) ve Felsefi Rasyonalizasyonu
Kadın, bir erkeğin manus'u altına girmese veya babasının ölümüyle teknik olarak Sui Iuris (kendi haklarının efendisi) sıfatını kazansa dahi, yegâne tam özne olan erkekle hiçbir zaman eşitlenmemiş, fiil ehliyeti daima gasp edilmiştir. Roma mülkiyetinin agnatik soy (erkek zinciri) dışına çıkmasını engellemek gibi temel bir ekonomik gaye, hukukun kadını ömür boyu vesayet (Tutela Mulierum) altında tutmasını zorunlu kılmıştır. Bu sistemde sui iuris bir kadın, ergenliğe erişse bile ömrünün sonuna kadar bir erkeğin (en yakın agnatik hısmının) vesayeti ve icazeti (auctoritas) altında kalmak zorundaydı.
Umur'un detaylandırdığı üzere, kadının vasisi (tutor mulieris) malların günlük idaresine karışmazdı; ancak kadının mancipatio, in iure cessio (mahkeme huzurunda devir) yapması, dava açması veya vasiyetname düzenlemesi gibi mülkiyetin kaderini belirleyecek hayati işlemlerde vasinin auctoritas'ı (icazeti/onayı) mutlak surette şarttı. Kadın kendi başına irade beyan edip borç altına giremez, malını devredemezdi.
Hukuk düzeni, mülkiyeti erkek soyunda tutma yönündeki bu maddi ve iktisadi gayesini gizlemek adına zahiri bir felsefi kılıf uydurmuş ve kadınların bu daimi kısıtlılık halini "propter animi levitatem" (akli hafiflikleri/düşüncelerindeki zayıflık) ve "infirmitas sexus" (cinsiyetin zayıflığı) ile gerekçelendirmiştir. Oysa Romalı hukukçu Gaius, Institutiones adlı eserinde bu popüler mazeretin sahteliğini yüzyıllar öncesinden ifşa etmiştir: "Feminas vero perfectae aetatis in tutela esse fere nulla pretiosa ratio suasisse videtur; nam quae vulgo creditur, quia levitate animi plerumque decipiuntur et aequum erat eas tutorum auctoritate regi, magis
13
his speciosa videtur quam vera..." (Olgun yaştaki kadınların vesayet altında bulunmalarını haklı gösterecek hiçbir makul sebep yoktur; kadınların akli hafiflikleri yüzünden ekseriya hataya düştüklerine ve vasilerin otoritesiyle yönetilmelerinin adil olduğuna dair yaygın inanç, hakiki olmaktan ziyade zahiri ve uydurmadır). Gaius'un da belirttiği ettiği gibi, kadınlar günlük işlerini gayet iyi idare ediyorlardı; vasi sadece mülkiyet devirlerinde şekli bir icazet makamı olarak sisteme eklenmişti.
Henry Sumner Maine'in eserinde altını çizdiği üzere, Perpetual Tutelage of Women (Kadınların Sürekli Vesayeti), vesayet, kadınları zayıf oldukları için koruyan bir kurum değil; aksine, ataerkil ailenin dağılmasını önlemek ve kadının sahip olabileceği mülkiyetin gens (kabile/soy) dışına çıkmasını engellemek için icat edilmiş "yapay bir Patria Potestas uzantısıdır". Erkek çocuk ergenliğe ulaştığında, yeni bir ailenin kurucusu ve yeni bir baba hâkimiyetinin kökü olabileceği için vesayetten kurtulur ve tam bir hak ehliyetine kavuşurdu. Oysa kadının böyle bir kapasitesi hukuken reddedildiği (mulier caput et finis est) için o asla özgürleştirilmez, kendi mülkiyeti üzerinde dahi tek başına tasarruf etmesine izin verilmezdi. Tutela mulierum, kadını "korunan" bir varlık kisvesi altında mülkiyet dışı bırakan, onu daima eksik ve bir erkeğin otoritesine muhtaç kılan kurumsal bir tahakküm aygıtıdır.
E. Sentez
Tüm bu teknik evlilik türleri (Confarreatio, Coemptio, Usus), Agnatio zinciri ve Tutela Mulierum kurumu bir bütün olarak değerlendirildiğinde, kadının neden Alieni Iuris (başkasına tabi özne) olarak kodlandığı felsefi ve iktisadi bir berraklıkla ortaya çıkar. Antik çağın hukuku, tarım devrimiyle elde edilen artı-ürünün nesiller arası aktarımını güvence altına almak zorundaydı. Bu aktarımın tek meşru yolu, babalığın kesinleştirilmesi ve mülkiyetin parçalanmadan erkek usulden erkek fürua (Agnatio) geçmesiydi.
Kadın, bu devasa mülkiyet aktarım mekanizmasında bağımsız bir irade (Sui Iuris) olamazdı; zira onun kendi başına mülkiyet edinmesi veya devretmesi, sermayenin "yabancı" erkeklere (kocanın veya başka klanların eline) geçmesi riski taşıyordu. Hukuk; kadını Coemptio ile satın alarak, Usus ile zilyetliğine geçirerek veya Tutela
14
ile fiil ehliyetini kısıtlayarak, onu mülkiyetin faili olmaktan çıkarıp bizzat "mülkiyetin nesnesi" ve "taşıyıcısı" haline getirmiştir. Hukuk metinlerindeki "varsayılan asli süje"nin (default özne) erkek olması ve dilin "eksi-erkek" [-male] kurgusu etrafında şekillenmesi, basit bir gramer tesadüfü değil; binlerce yıllık bu mülkiyet savaşlarının, Agnatio bağının ve Tutela mekanizmalarının dogmatik olarak yasallaşmış ve ebedileştirilmiş halidir. Hukukun bu ontolojik asimetrisi çözülmeden, kadının hakiki bir eşitlik zemininde "Sui Iuris" (kendi varlığının efendisi) olarak kabul edilmesi kural olarak imkânsızdır.
Antik Roma’da mülkiyetin korunması adına inşa edilen bu "nesne-kadın" kurgusu, Orta Çağ’ın dinsel dogmalarıyla pekişerek Aydınlanma Çağı’nın kapılarına kadar taşınmıştır. Ancak moderniteye geçişte vaat edilen "sosyal sözleşme" (social contract), her ne kadar bireyi özgürleştirme iddiasında olsa da Roma’nın mülkiyetçi mirasını gizli bir kod olarak içinde barındırmaya devam etmiştir.
Hukuk felsefecisi Henry Sumner Maine’in "Statüden Sözleşmeye" (from Status to Contract) geçiş olarak tanımladığı bu evrim, kadın söz konusu olduğunda felç olmuştur. Erkek, hukukun otonom ve sözleşme kuran öznesi haline gelirken; kadın, modernitenin kurucu babaları tarafından dahi rasyonel iradeden yoksun, duygusal ve "doğası gereği" bağımlı bir varlık olarak statü hukukunun karanlığında bırakılmıştır. Roma’nın mülkiyet kaygısıyla kurduğu Alieni Iuris (başkasının hukukuna tabi olma) statüsü, Aydınlanma’nın "genel irade" kurgusunda bir "siyasi görünmezlik" zırhına bürünmüştür. İşte bu tarihsel ve felsefi körlüğe en sert itiraz, Rousseau’nun sözleşme kuramını bizzat mülkiyet ve irade üzerinden sarsan Olympe de Gouges’tan gelecektir.
IV. OLYMPE DE GOUGES VE ALTERNATİF BİR SÖZLEŞME ANALİZİ
"Forme du Contrat Social"ın Yapısal Analizi: Rousseau'ya Bir Antitez
Modern hukuk tarihindeki cinsiyet eşitliği mücadelesinin en sarsıcı felsefi kırılmalarından biri, Fransız Devrimi'nin kurucu metinlerine yöneltilen yapıbozumcu eleştiridir. 1789 tarihli "İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi", evrensel bir eşitlik vaat ediyormuş gibi görünse de metinde geçen insan kavramı, ontolojik olarak yalnızca mülkiyet ve iktidar tekelini elinde bulunduran varsayılan süjeyi,
15
yani erkeği temsil etmekteydi. Olympe de Gouges, yasa metinlerinin arkasına saklanan bu eril illüzyonu deşifre etmiş ve 1791 yılında kaleme aldığı kendi bildirgesinde 1789 metnini bir ayna gibi kullanmıştır. Orijinal metindeki sözde evrensel kelimelerin yerine doğrudan "kadın" ibaresini yerleştirerek, hukukun ve kurucu dilin aslında sadece kendi suretinden tam ehliyetli bir özne yarattığı gerçeğini ifşa etmiş, böylelikle asimetrik hukuk dilini içeriden çökertmiştir.
De Gouges'un bu ontolojik müdahalesi yalnızca soyut bir hak talebiyle sınırlı kalmamış, doğrudan doğruya patriyarkal mülkiyet tekelini hedef alan "Sosyal Sözleşme Formu" ile maddi bir zemine oturmuştur. Antik Roma'dan tevarüs eden ve mülkiyeti yalnızca erkek zincirinde tutmayı amaçlayan katı Agnatio sistemine karşı de Gouges, servetin taraflar arasında ortaklaşa yönetilmesini öngören radikal bir alternatif sunmuştur. Hukukun, kadını binlerce yıldır sadece meşru varisler doğurmaya programlanmış bir mülkiyet aktarım aracı konumuna indirgemesine karşılık o; "hangi yataktan gelirse gelsin" ibaresiyle meşru ve gayrimeşru tüm çocukların anne ve babalarının isimlerini taşıyıp eşit miras hakkına sahip olmasını savunmuştur. Bu talep, mülkiyetin aristokratik ve eril tekelde bölünmeden kalmasını sağlayan sistemi kırmaya yönelik sarsıcı bir maddi devrimdir.
Mülkiyet rejimindeki bu devrimci talep, evlilik kurumunun dinsel ve dogmatik temellerinin yıkılmasını da zorunlu kılmıştır. Orta Çağ'dan itibaren Katolik teolojisinin ve Kanon Hukuku'nun evliliği, kadına kayıtsız şartsız "itaat" yükleyen çözülemez bir kutsal sır (sakrament) olarak kutsamasına karşı de Gouges, evliliği bütünüyle sekülerleştirmiştir. Onun kurguladığı modelde evlilik, ilahi bir fermanın dayatması veya bir rahibin lütfu değil; rasyonel, otonom ve kendisine tek başına hükmedebilen iki eşit iradenin karşılıklı eğilimlerinin süresine bağlı dünyevi bir ortaklıktır. Bu yaklaşım, kadının ruhsal ve bedensel varlığını erkeğin dinsel ve hukuki vesayetinden kurtararak, statüden sözleşmeye geçişin kadınlar için de gerçek anlamda tamamlanmasını öngörür.
Evrensel eşitlik, mülkiyet ve evlilik alanlarında yürütülen bu kapsamlı yapıbozumun felsefi özü, Bildirge'nin meşhur onuncu maddesinde kendini göstermiştir. De Gouges'un, kadının darağacına çıkma hakkı varsa, kürsüye çıkma hakkı da olması gerektiği yönündeki manifestosu, devletin ve hukukun ontolojik ikiyüzlülüğünü yüzüne vurur. Hukuk, kadını yasaları çiğnediğinde iradesi tam, eylemlerinden bütünüyle sorumlu ve cezalandırılabilir bir asli özne (Sui Iuris)
16
sayarken; konu yasa yapmaya ve hak talep etmeye geldiğinde onu aniden iradesiz, vesayete muhtaç bir nesne (Alieni Iuris) statüsüne düşürmektedir. De Gouges'un kurduğu bu kusursuz rasyonel eleştiri, iktidarını koruma refleksiyle hareket eden eril devlet aklı tarafından tahammül edilemez bir tehdit olarak algılanmıştır. Yazarın 1793 yılında idam edilmesi, eril otoritenin kendi yarattığı bu devasa mantıksal paradoksu çözmek yerine, o ikiyüzlülüğü ifşa eden otonom iradeyi bütünüyle tasfiye etmeyi seçtiğinin akademik ve tarihsel tescilidir.
V. KAVRAMSAL DEKONSTRÜKSİYON
Modern hukuk metinlerinde dahi övünçle kullanılan "kadın hakları" ve "kadın-erkek eşitliği" gibi kavramların bizzat kendileri, felsefi bir yapı söküme tabi tutulduklarında, sistemin merkezindeki derin asimetriyi ifşa ederler. Dale Spender'ın dilbilimsel kuramıyla hukuk dogmatiğini birleştirdiğimizde şu gerçek tüm çıplaklığıyla ortaya çıkar: Eğer modern hukuk, büyük öncülünde iddia ettiği gibi gerçekten nötr, evrensel ve tarafsız bir "insan" tasavvuruna sahip olsaydı, "erkek hakları" diye bir kavrama ihtiyaç duyulmadığı gibi, "kadın hakları" diye özel bir eklentiye, bir "yama" tamlamasına da hiçbir koşulda ihtiyaç duyulmazdı. Dilde ve yasadaki bu tür ifadelerin varlık sebebi, hukukun ve toplumsal yaşamın merkezinde yegâne asıl normun, yani artı-değerin, sarsılmaz bir biçimde erkek olarak oturtulmuş olmasıdır. Bu bağlamda yasadaki evrensel insan (universal subject) dendiğinde ontolojik olarak yalnızca erkeğin kastedildiği, kadının ise ancak bu varsayılan (default) erkek süjesinden bir sapma, bir yoksunluk (eksi-erkek / [-male]) veya ona dışarıdan lütfedilmiş linguistik ve hukuki bir eklemleme olarak var olabildiği görülür. Hukukun asıl muhatabının a priori olarak erkek şeklinde kurgulanması, basit bir kanun yapma tekniği veya dildeki eril cinsiyet kullanımı tesadüfü değildir; aksine, Spender'ın işaret ettiği bu dilbilimsel asimetri, Fransız sosyolog Pierre Bourdieu'nün felsefi çerçevesinde temellendirdiği simgesel şiddetin (violence symbolique) tam merkezinde yer alır.
Spender'ın dilbilimsel tespitiyle ortaya koyduğu bu yama ve eklenti olma hali, Bourdieu'nün sosyolojik zeminiyle çarpıştırıldığında hukukun varsayılan süjesinin felsefi omurgası daha da belirginleşir. Bourdieu'ye göre eril düzenin en büyük gücü, herhangi bir gerekçelendirmeye ihtiyaç duymamasında ve erkek merkezli
17
(androcentrique) bakış açısının kendisini tarafsız, nötr ve evrensel olarak dayatabilmesinde yatar. Hukukun dilindeki "insan" kavramının [+male] kodlamasıyla işaretlenmemiş (unmarked) asıl sürüm olarak kabul edilmesi ve dişilin sadece erkeğe referansla, ona bir ek olarak nitelendirilmesi, Bourdieu'nün saptadığı bu "nötr" görünümün en kusursuz inşasıdır. Hukuk, evrensellik kisvesi altında kendi tahakkümünü öyle bir gizler ki, eril olanı evrensel olanla eşitleyerek kadını baştan itibaren yasanın dışına, daha doğrusu yasanın ancak "istisnai" bir muhatabı konumuna iter. Bu durum, kadının yasal bir fail (agent) olarak değil, yasanın etrafında dolandığı, gerektiğinde haklar "bahşedilen" pasif bir nesne olarak algılanmasını doğurur. Dolayısıyla dilin dünyayı "artı-erkek" ve "eksi-erkek" olarak bölmesi, hukuki metinlerin eril bir şiddet aygıtı olarak işlev görmesini sağlayan ve bu şiddeti görünmez kılan devasa bir sembolik makinenin dişlilerinden ibarettir.
Bu sembolik makinenin en sinsi ve en etkili işleyiş mekanizması, Bourdieu'nün "doğallaştırma" (naturalisation) ve "ebedileştirme" (éternisation) kavramlarında ortaya çıkar. Hukuk metinlerinde "kadın hakları"nın bir lütuf, yasadaki erkek-norma dışarıdan dâhil edilen bir yama olarak kurgulanması, tarihsel ve ekonomik mülkiyet gaspının sanki doğanın evrensel ve değişmez bir kanunuymuş gibi sunulmasına hizmet eder. Bourdieu'nün vurguladığı gibi, tarihsel süreçte ortaya çıkan bu eril tahakküm ve mülkiyet tekeli, aile, kilise (veya dini temelli yapılar), okul ve en nihayetinde devlet (ve onun hukuku) gibi kurumların ortak çabasıyla "tarih-dışılaştırılarak" (déshistoricisation) sonsuzlaştırılır. Devlet ve onun yasa koyucu aklı, kamusal patriyarkanın kurallarını anayasalar ve medeni kanunlar aracılığıyla resmileştirirken, aslında erkeğin mülkiyetini taşıyan ve koruyan bu tarihsel kurguyu tabiri caizse rasyonalize eder. Hukuk, kadının ikincilliğini doğal bir farklılıkmış gibi kodlar; böylece medeni kanunların erkeği varsayılan süje kabul etmesi, eril bir şiddet eylemi olarak değil, eşyaların doğasına (ordre des choses) uygun, nesnel ve kaçınılmaz bir düzenleme olarak algılanır. Simgesel şiddet tam da burada, tahakkümün kendisini meşru, doğal ve evrensel bir hakikat olarak kabul ettirdiği noktada görünmez hale gelir. Kadına bahşedilen her yeni hak, sistemin ontolojik yapısını değiştirmek yerine, veren öznenin (erkeğin/devletin) üstünlüğünü ve doğallaştırılmış hiyerarşiyi yeniden üretir.
Hukukun bu görünmez kıldığı simgesel şiddet ağında, "eksi-erkek" [-male] olarak tanımlanan kadının durumu, Bourdieu'nün habitus kavramıyla da doğrudan
18
ilişkilidir. Bedensel ve zihinsel asimetriler, hukukun diliyle öylesine içselleştirilmiştir ki, kadınlar dahi kendi varlıklarını ve haklarını bu eril normun filtresinden geçerek algılamak zorunda kalırlar. Hukukun "veren", "lütfeden" bir makam olarak "kadın hakları" kavramını üretmesi, kadını her zaman "algılanan bir varlık" (être-perçu), erkek bakışının ve onayının nesnesi olarak konumlandırır. Bu bağlamda, medeni kanunların kadınlara belirli imtiyazlar tanıması, a priori olarak bu hakkın tek ve meşru sahibinin kendisi (erkek süje) olduğunu ebedileştirmesidir. Bourdieu'nün deyimiyle, eril düzenin gücü, bu tahakkümü somatize ederek (bedenselleştirerek) onu adeta doğal bir ahlak, fiziksel bir gerçeklik gibi sunmasındadır. Hukuk da bu somatizasyonun en yetkin dogmatik aracıdır; kadını içerisinin (özel alanın) pasif nesnesi, erkeği ise dışarısının (kamusal alanın, mülkiyetin ve yasanın) aktif kurucusu olarak tanımlayan içerisi/dışarısı diyalektiğini yasal bir kalıba döker.
Sonuç olarak, Spender'ın işaret ettiği o yamanmış kadın hakları, hukukun asıl sahibi olan eril süjenin, kendi evrensellik ve tarafsızlık kurgusunu bozmadan, mülkiyet ve iktidar inhisarını ebedileştirme stratejisinin ta kendisidir. Tarihsel kurumların ve yasanın sürekli olarak yeniden ürettiği bu yapı, görünürdeki biçimsel iyileştirmelerin (yamaların) dahi aslında eril tahakkümün tarih-dışılaştırılarak meşrulaştırılmasına hizmet ettiğini kanıtlar. Bu felsefi ve sosyolojik deşifre, biçimsel eşitlik illüzyonunun altında yatan o devasa tahakküm sarmalının yapı söküme uğratılmasının sadece ilk adımıdır ve hukukun bu mutlak eril kibrinin temelden nasıl sarsılabileceği sorusunu zorunlu olarak karşımıza çıkarır.
VI. SONUÇ
"KADIN HAKKI" BİR LÜTUF MUDUR?
Modern anayasa metinlerinin yapı sökümüne giriştiğimizde, yasa koyucunun ürettiği evrensellik iddialarının altında yatan derin ontolojik asimetri tüm çıplaklığıyla yüzümüze çarpar. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 10. maddesinde yer alan "Herkes kanun önünde eşittir" şeklindeki görkemli büyük öncül, ilk bakışta bütün insanlığı kapsayan kusursuz ve cinsiyetsiz bir adalet beyanı gibi görünür. Ancak yasanın kurguladığı bu evrensellik illüzyonu, ilerleyen yıllarda yasa koyucunun bizzat aynı maddeye "Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir"
19
şeklinde bir ek fıkra, adeta bir yama dikmek zorunda kalmasıyla kendi kendini çürütmüştür.
Üstelik anayasal metinlere sonradan dahil edilen bu fuzuli yama zorunluluğu, yalnızca Türk hukukuna özgü yerel bir kriz de değildir. İnsan hakları doktrininin beşiği sayılan Batı hukukunda da durum farksızdır; Almanya Anayasası (Madde 3), İsviçre Anayasası (Madde 8) ve Fransa Anayasası (Madde 1) gibi metinlerin tamamında, biçimsel evrenselliğin çöküşü üzerine kadın ve erkeğin eşitliğine dair aynı eklemeler yapılmak zorunda kalınmıştır.
Mantık bilimi açısından bu anayasal yamalar çok net bir sebep-sonuç ilişkisini ifşa etmektedir. Eğer hukukun temelini oluşturan büyük öncüldeki "Herkes" veya "İnsan" kavramı gerçekten tarafsız, bütünleştirici ve evrensel olsaydı, anayasalara sonradan "kadın ve erkek" şeklinde özel alt kümelerin eklenmesi bütünüyle işlevsiz ve mantık dışı olurdu. Modern anayasaların bu dilbilimsel ve hukuki yamalara mecbur kalması, yasa koyucunun zihnindeki varsayılan süjenin (default özne), yani hukukun muhatabı olan soyut "İnsan" tasavvurunun aslında salt "Erkek" olduğunun en büyük ve tartışmasız itirafıdır.
Eril aklın egemenliğindeki bu kanun yapma metodolojisinin asıl tehlikeli ve tahakkümcü yüzü ise bizzat T.C. Anayasası'nın 50. maddesinde kendini gösterir. İlgili maddede karşımıza çıkan "Küçükler ve kadınlar ile bedeni ve ruhi yetersizliği olanlar çalışma şartları bakımından özel olarak korunurlar" hükmü, anayasal bir düzenlemenin çok ötesinde, kadının yasa önündeki yerini donduran felsefi bir sorundur. Yasa koyucu, bu kurguda kadını yetişkin, özerk ve tam irade sahibi bir fail olarak konumlandırmaktan bilinçli ya da bilinçsizce kaçınmıştır.
Bunun yerine kadın; henüz rüşte ermemiş "küçükler" (çocuklar) ve "bedeni/ruhi yetersizliği olanlarla" bütünüyle aynı ontolojik ve semantik kategoriye hapsedilmiştir. Dışarıdan bakıldığında kadını "gözeten" bu korumacı kanun yapma mantığı, özünde kadının iradesini baştan sakatlayan, onu doğası gereği eksik ve vesayete muhtaç bir varlık olarak kodlayan bir simgesel şiddet eylemidir. Devlet, bu sözde korumacı hamlesiyle kadını nesneleştirirken, erkeği ve temsil ettiği devlet aklını, kadını himaye eden, kollayan ve onun adına karar veren üstün bir irade konumuna yerleştirir.
20
Anayasaların bu maddelerine sızan eril metodoloji, yasa metinleriyle sınırlı kalmamış, siyaset diline, tarih yazımına ve toplumsal belleğe de derinden nüfuz etmiştir. Eğitim müfredatlarında ve siyasi kürsülerde sürekli olarak büyük bir övünçle tekrarlanan "Kadınlara seçme ve seçilme hakkı verildi" söylemi, bu eril kibrin ve metodolojinin en popüler illüzyonudur. Buradaki "-a/-e" (yönelme/verilme) edatı bütünüyle hiyerarşik bir dilin inşasıdır; kurumsal yapıyı ve erkeği hakları cömertçe "bahşeden" yüce bir merci, kadını ise bu lütfu edilgen bir şekilde bekleyen bir tebaa konumuna düşürür.
Hakların sanki egemenin tekelindeymişçesine bir "hediye" gibi verilmesi, biçimsel bir eşitlik illüzyonu yaratsa da tahakkümü asla ortadan kaldırmaz. Felsefenin ve iktidarın sarsılmaz kuralı gereği; bir hakkı lütfeden makam, o hakkı alandan ontolojik olarak daima üstündür. Kadın haklarının bu şekilde "verilen" bir lütuf olarak ambalajlanması, aslında verenin alan üzerindeki hiyerarşik iktidarını yeniden tescillemekten, eril egemenliği sahte bir merhamet kisvesi altında ebedileştirmekten başka bir anlama gelmez.
Bu asimetrik tahakküm sarmalından ve lütufkâr yasa dilinden kurtuluşun yegâne yolu, rotamızı Doğal Hukuk (Ius Naturale) prensiplerine çevirmektir. Kadim metinlerde yankılanan "Quod ad ius naturale attinet, omnes homines aequales sunt" (Doğal hukuk nazarında bütün insanlar eşittir - Dig. 50.17.32) ilkesi, bu devrimin çıkış noktası olmalıdır. Eşitlik, devletin meclislerinde sonradan icat edilen veya erkeğin kadına lütfettiği bir imtiyaz değil; aksine kadının varoluşunda doğuştan yer alan sarsılmaz bir gerçekliktir. Kamu gücünün buradaki asıl eylemi bir "hak verme" işlemi değil, ataerkil düzen tarafından binlerce yıldır gasp edilmiş bir hakkın nihayet iade ve tesis edilmesidir. Hukukun eril dilinden arınmasının ve gerçek eşitliğin ilk adımı; dildeki o üstenci "kadınlara hak verildi" yanılgısından bütünüyle kurtulup, özneleştirici ve mutlak aidiyet bildiren "-ın/-in" iyelik edatıyla "kadının hakkı tanındı" (recognition) kavramsal devrimine geçilmesidir. Bu dilsel ve felsefi idrak yerleşmedikçe, vaat edilen her eşitlik, yalnızca eril tahakkümün gölgesinde sahnelenen bir lütuf tiyatrosu olmaya mahkûm kalacaktır.
21
KAYNAKÇA
Birincil Kaynaklar (Antik Metinler ve Kanun Derlemeleri)
• Corpus Iuris Civilis, Digesta. (Özellikle Ulpianus, Paulus, Papinianus ve Gaius’a ait fragmanlar)
• The Code of Canon Law (Codex Iuris Canonici). (1983 versiyonu, özellikle Can. 1055 §1).
• XII Levha Kanunları (Leges Duodecim Tabularum).
• T.C. Anayasası.
• Türk Medeni Kanunu.
• Grundgesetz für die Bundesrepublik Deutschland.
• Constitution de la République française.
• Bundesverfassung der Schweizerischen Eidgenossenschaft.
Kitaplar ve Temel Eserler
• Bonfante, Pietro. Corso di Diritto Romano: La Famiglia Romana, Roma: Giuffrè, 1963.
• Bourdieu, Pierre. La Domination Masculine, Paris: Éditions du Seuil, 1998.
• Childe, V. Gordon. What Happened in History, Penguin Books, 1942.
• Cole, John R. Between the Queen and the Cabby: Olympe de Gouges's Rights of Woman, Montréal: McGill-Queen's University Press, 2011.
• Engels, Friedrich. Der Ursprung der Familie, des Privateigenthums und des Staats, Hottingen-Zürich, 1884.
• Maine, Henry Sumner. Ancient Law: Its Connection with the Early History of Society, and Its Relation to Modern Ideas, London: John Murray, 1861.
• Morgan, Lewis Henry. Ancient Society, New York: Henry Holt and Company, 1877.
22
• Spender, Dale. Man Made Language, 2. Baskı, London/New York: Pandora Press, 1985.
• Umur, Ziya. Roma Hukuku: Tarihi Giriş, Umumi Mefhumlar, Kaynaklar, Hakların Himayesi, İstanbul: Fakülteler Matbaası, 1990.
• Vico, Giambattista. La Scienza Nuova, 1725.
• Witte Jr., John. From Sacrament to Contract: Marriage, Religion, and Law in the Western Tradition, Louisville: Westminster John Knox Press, 1997.
Makaleler ve Yardımcı Kaynaklar
• Cantarella, Eva. Pandora's Daughters: The Role and Status of Women in Greek and Roman Antiquity, Johns Hopkins University Press, 1987.
• Gouges, Olympe de. Déclaration des droits de la femme et de la citoyenne (Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi), 1791.
• Mill, John Stuart. The Subjection of Women (Kadınların Köleleştirilmesi), 1869.
• Romano, Santi. L'ordinamento giuridico (Hukuk Düzeni), 1917.

bottom of page